Türkiye, cumhuriyet döneminde darbe tadına baktıktan sonra AK Parti gibi ve O’nun kudretli lideri R. Tayyip Erdoğan kadar istikrarlı bir parti ve lideri daha evvel görmemişti. 2002-2012 aralığı bize bu duruma şahit olma fırsatı verdi. Eksik, anlamsız ve hedefsiz muhalefetin yıpratamaması bir yana parti içi muhalefet diye bir yapının da oluşmaması parti ve lider kadrosunun istedikleri gibi at koşturmalarına imkân sağladı. Ancak, “eli değnekli” amcalar ara sıra bu “abilerimizi” rahatsız etmedi değil. Mesela, abilerimiz her defasında “İslam, bir din olmaktan öte bu toprakların kültürüdür” demek zorunda kaldılar ve hatta yuhalanacaklarını bile bile eski hükümetlerin hatasına düşmeyerek Danıştay Katliamı diye bilinen olay sonrası taziye vermek üzere tören mahalline gittiler. Ancak, ne vakit seçime gitseler kazanacaklarını bilmek onlara bilinmez bir rahatlık da vermiyor değildi. İşte film de burada başlıyor: 3. Dönem iktidarını oylarını artırarak kazanan AK Parti geliştirdiği özgürlük söyleminde neden samimiyetsiz tavırlar sergiler ve bazı meselelerde (Kürt açılımı) taarruzlara rağmen risk alıp taşın altına elini sokarken diğer bazı meselelerde (Müslüman kadınların başlarını kapatması) ise hâlâ “toplum buna hazır değil” gibi yaveler savurur.
—–
Türkiye’de sağ siyaset mağduriyetler, sol siyaset ise güç sahiplerine yardakçılık üzerinden yürüdü. Sol’un kafalarda tekinsizliği bu “Hak’tan gayrına kulluk” eğilimindendir. Sağ’ın “lider”e itaat kaidesinden başkaca “gizli şirk” sadedinden gelişen “Hak’tan gayrına kulluk”, söz sahibini Hakk’a dair değil muktedir “ağa”sına yaranmaya konuşan “yalaka” konumuna düşürmüşse de, Sol’un bundan pek de rahatsızlık duyduğunu söylemek mümkün değil. Zira, ya pagan beklentilerle yahut da “ağa”ların lütfuyla iktidara odaklanan bu siyasi cephe hiçbir vakit iktidarda olamayışının sebebini kendinde aramadı. Ya “ahmak halk” ya tutmayan totemler ya düzenbaz sağcı siyasetçiler yahut da hainler kendilerinin hakkı olan iktidara mâni oldu. Mevzuumuza bahsolmamakla beraber Sağ siyaset seyrinde AK Parti’yi inceleyeceğimiz için Sol’a da kısaca göz attık.
Sağ siyasetin mağduriyetler üzerinden siyaset geliştirdiğini ve liderlerine itaat beklediklerini söylemiştik. Bu iki durum konunun künhüne doğrudan dokunmakta ve belki de sağ incelenirken hep es geçilmekte.
Sağ siyasetin mağduriyeti Cumhuriyet’in ilanına kadar götürülebilir. O vakitler için şu an idrak ettiğimiz manada bir siyasi kamplaşma yoktu –o zamanlar hiçbir şey yoktu- ancak Devlet-i Âl-i Osman zamanında Amele Fırkası’nın (İşçi Partisi) aktif olduğunu söylersek Dünya’yı Cumhuriyetle tanıdığımızı zanneden zevat biraz kendine gelebilir. Gerçi, Cumhuriyet’in ilanı vaktinde galip narası atanlar daha sonra sol cepheyi oluşturdular ve bunlar İslâm’la yaşadıkları problemlerle diğerlerinden ayrıştılar. Mağlupları sevmek ise hâlâ huzurunu, felahını ve istikbâlini İslâm’da arayanlara düştü. Bu cümleden olanlar da “sağ”ı oluşturdu. Mazlumiyet ve mağduriyetleri buraya dayanır. Sonraları gelen her sağcı lider –istisnası muhakkak vardır- de bu mağduriyeti politikaya dönüştürüp öyle “rey”ler devşirdi ki “oy” dedikçe “rey”i arttı.
Siyaset yelpazesinin sağ yanına düşen oluşumlarda, belki “kut” idrakimizden belki “imamet” akidemizden yahut belki de her ikisinden mütevellit lidere, başkana, imama, başbuğa, şeyhe ve sair öncülere itaat beklendi. Mazlumiyet içinde “güçlü” görünmek gerekiyordu ve halkın mazlum ama “düşman”a karşı mağrur ve güçlü adam ihtiyacı bu yolla tatmin edildi. Olumsuz gibi görünen bu tesbite rağmen Sol’un sadece bir lideri –M. Kemal- varken Sağ’ın birden çok lideri olmuştur ve Sol’un tarihi “liderim” diyenlere solcuların ihanetiyle doludur.
–
AK Parti kendisini Menderes, Özal çizgisinde konumlandırarak el aldıkları Erbakan’a sırt çevirmiş gibi görünse de her iki çizginin de devamı gibi okunabilir. Ekonomi, dış politika, iç siyasette her iki akımdan özellikler taşırken özgürlük bahsi açıldığında AK Parti’yi Erbakan devamı siyasî oluşum olarak okuyamayız. Zira, Erbakan merhumun âkîdevî hassasiyetleri varken bu hassas noktaların AK Parti iktidarı tarafından hep es geçildiğine şahit oluyoruz. Meselâ, hürriyetler meselesinde en korkak davranılan husus İslâm’ın emirlerinin icrasındaki kısıtlamaların kaldırılması olurken Başbakan sıfatıyla Recep Tayyip Erdoğan pekâlâ “en çok bizim dönemimizde içki tüketiliyor” diye övünebiliyor. Zaten iktidarı elinde tutan ve mazisi İslâm fikri ve aksiyonuyla yoğrulmuş ve fakat sistemle kavga yolunu bırakıp anlaşma yolunu tutanların bundan gayrı “bu nasıl Müslümanlık, biz ne böyle gördük ne de böyle olacak diye anlaştık” türünden tenkitleri kaale alacaklarını beklemek bile safdillik olur. İktidarınızın başarısını senede sattığınız buzdolabı üzerinden ölçer ve pazarlarsanız bu eleştiriyi yapanı da aşağılayacağınızı, çağı yakalayamadığından kendisinden uzak durmasını ve Müslümanlar’a zarar vermemesini isteyeceğinizi en baştan bildirmiş oluyorsunuz.
Uzun sözün kısası AK Parti’nin özgürlük söyleminde –kaldı ki onda da referans noktaları sebebiyle büyük sıkıntılar var – Müslümanlar’a yer yok. Yüzde elliye yakın oy alan ve beynelmilel liderlere kafa tutan adamların mağdur ve mazlum oldukları tek alanın burası olması ve buraya hiç dokunulmaması sebepsiz değildir. Gerçi bu konularda herhangi bir değişiklik düşüncelerinin olmadığını buna en azından kendilerinin ön ayak olmayacaklarını bizzat açıklama yaparak, hatta henüz Kemal Kılıçdaroğlu’nun Mehmet Haberal için istediği mahkûmların birinci derece akrabalarının ölüm riski taşıyan hastalıkları döneminde onları ziyaret izni için getirdiği ricaya bir AK Partili mebusun hızlıca hazırladığı yasa teklifiyle cevap veren Başvekil senelerce eski dava arkadaşlarının ve milyonlarca Müslüman’ın ricasına bigâne kalarak gösterdi.
Gelgelelim “biz o gömleği çıkarttık” söylemlerinden tutunuz da “Müslüman’ım diyenin de böyle sıkıntısı var” şeklindeki çığlıklara kulak tıkamalarına kadar bütün tutum ve politikaları aslında birer “takiyye” olarak değerlendirildi, Müslüman camia tarafından. Yıllardır İslâm’ın en büyük düşmanı olduğu fikri inceden inceye Müslüman akıllara işlenmiş TSK’nın dize getirilmesi –veya öyle sunulması- bile tehlikenin aslında geçmediği “köprüyü geçene kadar” bunca zamandır elde edilmiş “kazanım”ların kaybedilmemesi için söylenenlerin aslında söylenmesi gereken fakat hakikatten uzak birer kalkan olduğu düşüncesi hâkim. Eli ayağı tutmayan muhalefet cihetinden şanslı olan AK Parti derdi “para” olmayan taban baskısından da emin görünüyor. Liderlerine itaat noktasında birbiriyle yarış eden partililer liderlerinin ağzından çıkana şeksiz şüphesiz iman makamındadır. Kaldı ki, partiye nüfuz etmiş gibi görünen bir “cemaat”in de İslâm emir ve yasakları hususunda mezheplerinin oldukça geniş olması ve sıkıntı anında türlü “tedbir”lere hiç sıkılmadan sınırsız başvuru fetvaları herkesi rahatlatabiliyor. Elde edilen dünyalıklar insanları “ne oldum delisi” ederken bu kazanımların kaybedilmemesi için gereken adımları da vicdan rahatlatıcı fetvalarla attırabiliyor. “Sistem münafığı” olarak devlete nüfuz eden ve Müslümanlara görece alan açan bu harekât nizamı Müslümanlara bir şeyler bahşetmiş havasını da elden bırakmıyor. Zira, bu rahatlıklar onların döneminde oldu. Ancak soran yok; siz gelmeseydiniz yani siz bu sistemin başında durarak onu meşrulaştırmasaydınız ne olacaktı? Yahut, bunca zamandır kazandığımız özgüvenle, diyelim ki yarın sizin iktidarı bir başkasına devretmeniz anında onlara baskı için bize yardım edecek mi?
İşin daha da vahimi soru toprak altından gelirse ne olacak: “Kansız olmadı, piçleştik. Bakalım kanlı olacak mı?”
Yorum Yapın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.