Wordpress Themes
İsyan, Küfür ve Hicret Tohum Kavgası
Mar 14

bayrakÖz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!


Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk,…
NFK

“Türkiye Cumhuriyeti, … demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı 2. Madde’nin bir bölümü.

Yukarıdaki cümle anayasanın ikinci yalanıdır. Birincisi: “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” – Madde 1- Birincisi budur.

Başlayalım. “Türkiye” sözü bize Türklerin “huzur içersinde yaşadığı ve sahip oldukları memleketleri” şeklinde bir algıyı uyandırıyorsa eğer – ki öyledir – bu söz ilk yalanın ilk kısmıdır. Evvelen, anayasa adam gibi bir tanım oluşturamayıp hâkim olduğu sınırlar içinde yaşayan herkese “Türk” diyerek ve “bazıları”nın bu Türk lafzının altını istediği gibi doldurmasına müsaade ederek büyük bir çıkmaz içine girmiş; ektiği faşist tohumlarla kendi kendini yok edici ortama zemin hazırlamıştır – Türklerin ırkdaşları olmayan Türklerle çatışması -. Hadi diyelim ki anayasa faşist değildir ve bütün millet kendini sımsıkı ve zehir gibi Türk hissetmektedir. Herkes boş zamanlarında “Türk’üm” diyerek mutlu olmaktadır ki yani Türk olmak mühim bir şeydir, o halde devlet(!) neden Türklere eziyet çektirmektedir. Bu memlekete gelen bütün Almanlar, bu memleketten giderken memnun olarak ayrılsın diye devlet dâhil herkes, her türlü hizmeti yerine getirirken hürmette de kusur göstermemeye gayret etmedi mi? Etti. İnsana insanın hak ettiği kıymetin verilmesine karşı değiliz, gereken ihtimamın gösterilmesinde ırk gibi şahsi seçimi söz konusu olamayan değişkenlerin hesaba girmesine de taraftar değiliz; lakin bir memleketin teşkilatlarının memleketin sakinlerini insan yerine koymazken dışarıdan gelen insanlara izzet ikramda bulunmasına karşıyız. Sizi temin ederim ki, devlet anayasasında “Türk” olduğunu iddia ettiği unsurlardan parası bol olanlar hariç kimseye senelerce insan kıymeti vermedi. Devletin sağlık, eğitim, emniyet gibi mühim hizmetlerini taşıyan ve halka ulaştıran memurları ve sair elemanları bu milleti hep tahkir etti. Büyük bir suç işlemiş ve Türk pasaportu taşımayan bir adamın emniyete götürülmesiyle hafif bir suç işlemiş Türk vatandaşının emniyete götürülüşünü, bir polis memurunun “gâvur”a ve “Müslüman”a hitabını düşününüz. Sokakta Kürtçe konuşan adamla herhangi bir ecnebi lisanını konuşan adamın farkını düşününüz. Siz bir yerde İngilizce açıklama yapabilirsiniz ama Kürtçe, asla. Öte yandan başkaca bir yazının konusu olacak bu bahsi şöyle bitirelim: Bu memlekette herkes Türk’tür ama bazıları daha fazla Türk’tür.

Peki, bu Türkiye Cumhuriyet midir? Asla. Olamadı. Ola bilemedi. Burada sadece insanlara krallar arasından seçim hakkı tanındı. Siyaset dediğimiz mekanizmada ahlak hiçbir zaman olmadı ki, o ahlak üzerine bir rejim dikilebilsin. Ahlaksızlıkları, cumhuriyet rejiminin binasına mani oldu hep. Bu satırların yazarı senelerce devletin okullarında okudu ve cumhuriyet rejiminin ne kadar iyi bir rejim olduğuna inandırılmaya çalışıldı. Ama hiçbir zaman bu rejimin kerametlerinden bahsedilmedi, hep saltanatın ne kadar kötü olduğu anlatarak cumhuriyet rejiminin güzelliğine iman etmemizi beklediler. Oysa göremediler ki, biz hep bu siyasi çalkantıları ve dövüşleri birer sadrazamlar kavgası olarak telakki ettik. Biz biliyorduk ki bizim seçmeye mecbur bırakıldıklarımız seçmek istediklerimiz değildi, olamazdılar. Kendi adımıza bir adam çıkartıp seçemedik. Hep ehven-i şerri seçtik, yakınlaştıklarımızı astılar, kestiler. Rejimin teminatı olan siyasi partiler çıkmaza girince devlet bizim üzerimizden rejimi korudu ve ölmek pahasına taraftar yapıldık. Eğer taraftar yapılmasaydık rejim gitmeyecekti, oy kullanmamız lazımdı ve bunun için birbirimizi öldürmemiz gerekti. Darbeler gerçekten rejimi korumak için yapıldı ancak asıl gösterdikleri hedeflere karşı değil. Onlar sadece mazeret. Mazeretlerin aranmasına sebep ise bize sunulan siyasi tiplerin ahlaksızlıkları ile rejimi tehlikeye düşürmeleridir. Başka bir sistem aramadan bu kötü olanlardan bir tarafı desteklememiz ve safları sıklaştırmak için de birbirimizi öldürmeliydik. Ancak, düşünemediler; bu millete güvenemediler. İçinden siyasi aktörlere çıkartmasına müsaade etmediler. Hep Demirel, hep İnönü, hep Erbakan, hep Türkeş, hep Ecevit… Bu utanmaz adamlar kaybettikleri hiçbir seçimin ardından koltuklarını bırakmayı düşünmedi. Halk bunlara öyle taptırıldı ki “neden gitmiyorsun?” diyemedi? Bugün “ak” dediklerine başkanları “kara” deyince “ne diyorsun?” diye soramadı.  Cumhuriyet bu topraklarda “milyonlarca farenin hangi yolu seçeceği üzerinde yapılan labirent deneyleri” gibi işledi hep. Bu topraklarda halk, insan olmadı ki rejim cumhuriyet olsun.

Bu bölümün son kısmında “Türkiye Cumhuriyeti”nin “devlet”liğini konuşacağız. Bunca inancınıza balta vurduğum için özür dilerim. Yanlış düşünüyor olabilirim. İsyanım gözlerimi kör etmiş olabilir. Ancak, gelin görün ki çok yönlü düşünmelerim hep aynı istikamete çıkıyor: biz insan yerine konulmadık.

“Devlet” bahsi netamelidir. Bu memleketin evlatları devlet aşığı olarak yetiştirildiler. Cumhuriyetlerine laf söylemem onları çok kızdırmaz da devletlerine tekrar göz atmalarını istemem canlarını sıkar.

Zamanında kendimi “milliyetçi” olarak tanımlardım. Milliyetçi, yani milletini seven. Yanında din olunca “halkını seven” gibi bir anlam çıkmasına rağmen bu kelimeden sonraları çok korktum ve kaçtım. Evet, faşist olmaktan korktum. O zamanlar bize böyle diyenlere ne kızardım. Aslında kaçmamın sebebi millet dediğimiz şeyle milletin alakasının olmamasıydı. Bu farklı konudaki açıklamayı şunun için yapıyorum: Biz o zamanlar “milliyetçi” değil “devletçi”ymişiz. Bu durumun farkına varmam beni “milletperver” kelimesinin peşine düşürdü. Sonra böyle âsi oldum.

Ey komünistler… Ey milliyetçiler… Ey dindarlar ve sair insanlar, canınız sıkılacak belki ama Anadolu yarımadası üzerinde uzun süredir devlet mekanizmasına rastlanamamaktadır.

İktidar olarak gösterilen adamların aslında iktidar olmadıkları zamanları bu çözülmenin başı olarak görmeme rağmen kesin bir şey söylemekten çekiniyorum. Bâb-ı Âli baskını devlet mekanizmasının tam anlamıyla zedelendiği bir tarih sayılsa da ben “devlet”likten uzaklaşmamızı Abdülhamid-i Sâni’nin hali ile başlatıyorum. Meselenin önemli noktası burası değil, aslında. Neden devlet olmadığımızı düşünüyorum? Düğüm burada. Ancak, yazının çok uzaması sebebiyle konuyu sonra daha detaylı tartışmak üzere kısa kısa iki maddeyle geçeceğim.

Evvel emirde devlet yöneticilerinin kimliği problem. Senelerce cumhuriyetle yönetilmemize rağmen(!) aslında seçtiklerimizin her istediğimizi yerine getirmeyeceğini hep bildik. Bu aslında cumhuriyet yalanından öte bir devlet yalanıdır ve devletin şahsına leke düşürür. Devlet “cumhuriyet”i halkın kendi kendisini yönetmesi olarak anlattı, bize. Seçtiklerimiz bizim dediklerimizi yapacaktı, dinlemediler bile. Sonraları anladık ki, cumhuriyette yalandı seçtiklerimiz de. Devletin küçük yalanlar söylemesini vaka-i adiye olmasından ötürü “olabilir” saysak da uzun süreli yalanlar orada devletten başka bir yapılanma olduğunu düşündürür. Zira devlet yanlışlıkların değil doğruların ifade edilmesi için teşkilatlanmadır. Hiçbir devlet halkına yalan söyleyerek ayakta kalamaz. Ki devlet halksız olmaz. Ama dikkatinizi celbederim “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” 80 küsur senedir halkıyla kavga içerisinde. Eğer devletleri halklar oluşturursa ve halksız devlet düşünülemezse burada halkıyla bağı olmayan hatta ve hatta kendisini ayakta tutan halk tefekkürü olmayan bir yapı ile karşı karşıyayız. Buradaki yapı nedir? Uzun mesele, ama devlet değildir.

Mesela, devlet ile mafyayı birbirinden ayıran birincisinin hitap ettiği kesimden topladığı parayı önceden belli bir hukuka göre toplaması ve topladıklarına hizmet götürmesidir. İkincisi varlığını topladığı paraya borçlu olduğu için bu paradan vazgeçmez ancak ilki de herkesten –son kertede can yakarak- para toplamak mecburiyetindedir. Nasıl ki mafyalar topladıkları haraçların miktarıyla itibar kazanırlarsa devleti ayakta tutan vergiler de halkına kendisini ne kadar kabul ettirdiğinin delilidir. Bu topraklardaki yapının mafyalar kadar vergi toplamakta mahir olamadığı zamanlar gördük. Mafyalardan adaletsiz olduğu günlere erdik. Kimilerini vergi diye diye soğana çevirdiler kimilerine kendini peşkeş çekip oradan alamadığını yine kimilerimize çevirdiler. Böyle devletlik olmaz.

Bu yazıyı burada bitirelim. Kalanını anayasanın 2. maddesi üzerinden konuşalım.

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.